HANGI DAĞA ÇIKALIM

Hangi dağa çıksak acaba?

BÂB-I ÂLİ İstanbul’un en ilginç semtlerinden biridir. Adını II. Mahmud üzerinden (Mahmud-ı Adli - Bâb-ı Adli) almış, sonradan yazar veya yazamaz kişilerin çalıştığı yer olmuştur. Ben çocukken orada Türkiye’nin önemli gazeteleri haberle doldurulurdu. Türkiye’de çıkan kitapların önemli bir kısmı da orada basılıp satılırdı. Yayın- ve kitap evleri Cağaloğlu yokuşunun yarısını kaplardı. Benim elimde komşumuzun kitapçı dükkanı için her tür basın mamullerini almaya yeterli bir belge olduğundan elime biraz para geçerse hemen gidip Cağaloğlu yokuşunu çıkar, kitapçılara dalardım. İşte öyle günlerden birinde 1300 yıl önce yaşanan birtakım olayları anlatan bir kitap aldım. Eve gider gitmez hemen okumaya başladım.

Kitap, yolları 1300 yıl önce ayrılmış bir kavmin iki aşiretinin birbiriyle tanışıp kardeş olmalarını anlatıyor. Birinin başı da Yağmur Bey. O kadar dalmışım ki babamın işten döndüğünü fark etmemişim. Babam kitabı görünce pek bağırmak meraklısı olmadığı halde yüksek sesle “Ben bu adamı kaç kere tevkif edip hapse attım, sen onun kitabını okuyorsun” diye parladı. Meğer adam Nihal Atsız adında Türk kafatasçılarının büyük düşünürü imiş. Tevkif edilenlerin arasında Alparslan Türkeş de varmış. Adamın oğlu benden birkaç yaş büyük Yağmur Atsız. Şimdi Avrupa’da politikacılık yapar.

Kitabı babam ertesi gün evi tahliye ettikten sonra bitirdim. En hoşuma giden konu da 1300 yıl önce olan bir olaya başkaldırmak. Neymiş o olay? Allah’la Tanrı arasında bişey. Sonra öğrendim. Aklımda Tanrı ile başkaldırmak takılı kaldı. O yıllarda devlete, hükumete kafası bozulan dağa çıkardı. Eline alırsın silahı, çıkarsın dağa. Örneğin Koçero denen adam. Elinde filintası, kafasında şapkası, Batman-Siirt dağlarının kralı. Ondan çok daha önce efeler dağa çıkarmış. Galiba en meşhurları Yörük Aliydi. Sonra o Kurtuluş Savaşında kahraman olmuş. O sarıklı dolaşırmış ama elinde mavzer, belinde hançer. Daha daha eskilerinden biri Köroğlu. Bolu Beyi'nden babasının intikamını almak üzere dağlara çıkan, yiğitlik ve iyilikseverliği destanlaşan isyancı Köroğlu ile şair Köroğlu benim zihnimde kaynaşmış durumdadır.

Dertlerimin biri hangi silahı alacağız? Daha beteri, hangi dağa çıkalım? Garzan Dağı (Koçero) çok uzak, Bolu Dağı (Köroğlu) yakın ama yine de 300 km uzakta. Yakınımızda Çamlıca var. Oraya hangi silahla gidilir acep? Eskilere soralım, ne derler. Köroğlu demiş, ama ne demiş? “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu. Eğri kılıç kında paslanmalıdır…” Acaba Köroğlu’nun kılıcı da mı paslanmış? Neyse, devlete baş kaldırmak için Çamlıca’ya çıkarsan elindeki silah ne olursa olsun, sonuç aynıdır. En iyimser durumda Bakırköy hastanesine havale ederler.

Zaten olacak şey değil. Önce para yoktu, para olduğunda da izin. Sonra 27 Mayıs oldu, OHAL. Sovyet Rusya Orta Asya’ya gitmek isteyen Türklere vize vermezdi. Verseler de babam izin vermez. Naapacan gidip çölleri görmeye? Oğlum, sen Almanya gibi güzel yerde yaşıyorsun. Halinden memnun ol.

Ne kadar korktumsa da atalarımız ve dağa çıkma rüyası beni rahat bırakmadı. Bir sefer Karamürsel tarafında köyde bana bir atla bir tüfek vermişlerdi. Dağ olmadığından tepeye çıkıp Köroğlu gibi poz verdim. Önümüzde büyük bir ayna olsa at bile gülecekti. Karar verdim, günün birinde Atsızın dediğine uygun bir yere atlı gideceğim.

Büyük şansım Sovyetler Birliği kalkıp Orta Asya’da Türk devletlerinin yeniden kurulması sonucu çıktı. Artık Azerbaycan’dan Çin sınırına kadar her yere gidebilirdim. Acep nereye gitsek? Yıllar sürdü gidecek yeri bulmak. Anlattılar ki Altay Dağlarında otlar iki metreyi geçermiş. Oralar dilimizin kökeni. Fena olmaz da otların içinde nasıl mesut olunur? Sadece dağları görürsün, ovalar, vadiler hep otların arkasında saklı. Acaba o otları hangi hayvan yer? Tavşan desen olmaz, koyun da olmaz. İneklerin bile ayaklık takıp yürümeleri gerek. Sadece zürafalar o otları yer de Altay Dağlarında o cins hayvanlar yoktur. Boş ver.

Azerbaycan desek Türkiye’ye çok yakın. Bizimle ilişkisi varmış. Yani hakiki atalarımızla akrabalık derecesi azmış. Orta Asyalılar bizi Türk’ten saymaz. Azeriler daha Türk’tür ama İranlılarla da ilgileri vardır. Dağları göklere varıyor da bizdekilerden büyük değil. En sonunda buldum gideceğim yeri. Hem tarihimizle ilgisi önemli, hem de dağları öyle ulu ki adı bile kutsal. Bir de aklımı alan orada kar leoparları olması. Hadi gidelim.

Gideceğim yer İpek Yolunun bir parçası, Taklamakan çölünün yakınında. O yol zamanında asfalt değil daha çok taş veya kummuş. Zaten bir tek yol değil, Çin’den batıya giden malların geçtiği bütün bölgeler. İstanbul’umuz da İpek Yolunun bittiği yerlerden biri. O yoldan sadece ipek gelip Bursa’ya yerleşmemiş, makarna da İtalya’ya gidip dünya tarihine girmiş, milyonlarca kişinin de midesine. Türkiye’de endamı genişçe gözüken birçok kişi o icat İpek Yolunda çalınıp gitseydi, şimdi tığ gibi olacaktı.

Atalarımız gibi gideceğimiz yeri bilmeden yola çıkmak tabii günümüzde akıl işi değil. Onlar önce atlarının bir kısmını kesip pastırma yaparak semerin altına koyarmış. Birkaç hafta batıya doğru dörtnal yaparsa pastırmalar kuş gönü olurmuş. Bizim zamanımızda yola koyulmadan önce börek ve kuru köfte falan yapılırdı. Ben bu kez önce Google Earth’den çıkmak istediğim dağlarda helikopter inme alanları aradım. Çünkü yola çıktığımızın ilk gününde kazaya uğrayan yolun geri kalanını at sırtında geçirmeye mecbur. İpek Yolu gideceğim dağlarda giden gelmezdir pisti. Atalarımızın görünce ağızlarını açık bıraktırıp hemen en kutsal bir kişiyi düşündürten dağa gidiyorum. Haritalarda Tien Shan diye geçer. Türk tarihinde Tengri Dag veya Tanrı Dağı derler. En tepesine çıkmak isteyenler 7.012 metreye tırmanacaklar. Yaklar 4.500 metrede otluyor. At, üstünde besli bir adamla 4.000 metrede, yeter abi, diyor.

Bişkek’te uçaktan inip adını hiç duymadığım bir göle gittik arabayla. Issyk-Kul dünyanın yedinci derin ve hacmince onuncu büyük gölü. Issyk sıcak demek, yani ısılı, Kul da gölün Kırgızca’sı. Her tarafı başları dumanlı, karlı buzullu dağlarla çevrili olduğu halde hiç donmaz. Çünkü göl büyük bir tencere gibi, altındaki ateşi de Tanrı kolluyor. Göl kıyısında bir köyde bir gün hazırlık molası verdik. Her şeyimizi tarttılar, adam başı beş kilo hakkımız var. Kırgızlar yedek at almıyorlar yanlarına. O beş kilonun içinde şilte, kazak, ceket, gecelik falan dahil. Sadece çadırları adamlar kendi götürüyor. Suya gerek yok çünkü dağdan inen buzul nehrini yukarı çıkacağız. Viskiye buz da gerek değil, dağın tepesinden natürel servis var.

Kırgız atlarının eyerleri atalarımızın uzun yol hayvanları gibi koyun postlu. İçinde o biçim rahat oturuluyor. Atlar bizim şehirdeki atlara hiç benzemezler. Hiç sinirleri falan yoktur. Bütün gün keçi gibi dağa tırmanırlar. Mesaisi bitince de biniciye hiç yüz vermezler. Türkiye’de hergele denen atlar gibidir. Eyerlerinde bizde olamayan donanım bir uzun iple iki demir kazık. Dağda bir yurt görünürse gidilir, önünde durulur. Davet küçükse, at kısa iple bağlanıp eğlencelik kadar otlayacak yere konur. Misafirlik daveti atlara da nasip olursa uzun ip bağlanır, at kazığın altı metre ötesindeki otları yer. Binicilere de yemekler ve kımız sunulur.

Sıcak Gölün oradaki köyde bir gece yurtta yatıp çadır havasına alıştım. Kadınlar fırında 12 gün yenebilecek ekmekler hazırladılar. Sekiz arkadaşla yola koyulduk. Giden gelmez yoluna. Önümüzdeki kervanbaşının adı Kılıç idi, arkadan gelenin Kanat. Sadece Türkçe bilen rehberimizin adı bizimkilere benziyordu. Adam liseyi Fetönün okulunda bitirmiş. Bir günde ağaç bölgesini çıkıp içinde bir tek dal bile olmayan sonsuz yayla çayırlarına vardık. Ağustos ortasında kar fırtınası, sabah buzlu çayda yıkanma davası falan 12 gün atalarımızın ülkesini gezip Çin sınırına kadar vardık. Ama o sınırda Çin duvarı yok. Tarih dersinde bizi kazıklamışlar galiba. Çin duvarı Çinin ortasında.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Atalarımız ne ileri görüşlü adamlarmış yahu, bazı vadilerde 50 km, başkasında 150 km uzağa bakılıyor. 4100 m yükseklikte dağ tepe gibi görünüyor, çünkü yaklar 4500 metrede otluyor. Arkasında 7000lik dağlar. Bunlar da minikmiş, çünkü Himalayanın başlangıcıymış. Allah, Allah, diyecektim. Atsız geldi aklıma. O İslam düşmanı olduğundan Tanrı dermiş. Modern bloglarda OMG yazarlar (ohhh my God).

Son söyleyeceğim hiç aklımıza gelmeyecek bir olay: biz 4000 metreye çıktık diye kasılmadan patlamaya varmışız. Yukarı dağdan iki İsviçreli bisikletle inip yanımıza vardı. Mountain bike denen dava işte o. Madara olmak için böyle uzun seyahat galiba çok büyük lüks.

 

Ahmet Çakir, 1963 A