İSTANBUL İSKELELERİ

Gelen, giden, gezen

İstanbul’da vapur iskelesi sosyal yaşamın odak noktalarından biridir. Her yerde olmasa da, önemli yerlerde. Örneğin Büyükada iskelesi – gördüğüm Ege ve İstanbul iskeleleri gibi – veya Beylerbeyi iskelesi. Büyükada iskelesini 1954 yılından beri piknik gezilerinden tanırım, Beylerbeyi iskelesini ilk gözümü açtığımdan bu yana. Evimizin bir penceresi oraya bakar. Okul yıllarımda sabahları annem ‘hadi oğlum, vapur yanaşıyor’ dediğinde pantolonumu giyer iskeleye koşardım.

Bazı iskelelerin ne ruhu vardır, ne de estetiği. Örneğin Üsküdar iskelesi çocukluğumdan beri birkaç yılda bir yeni yapılır, düzenlenir. Bir zamanlar günde birkaç kişinin bindiği Beşiktaş motorları şimdi binlerce kişiyi taşır. Her saatte. Gece gündüz durmaz. Onların ve on dakikada bir Eminönü’den gelen vapurların boşalttığı insanları günde yüzlerce otobüs ve binlerce dolmuş, taksi Anadolu yakasının her tarafına yolcu eder. Fakat gelenlerin hiçbiri orada oturup bişey yapmaya meraklı değildir. Söylene söylene, bazen küfür ederek kendisini götürecek araca biner, kaybolur. Kaybolanların arasında Kadıköy’e ve Kısıklı’ya giden tramvaylar da vardır. Şehrimizi modern etme hastalığının eski kurbanlarından ikisi.

Eskiden Üsküdar iskelesinin önemli bir kısmı arabalı vapura binmeye gelen arabaların park yeriydi. Kuzey tarafında Hacıbaba çay bahçesi vardı. Fakat Üsküdar iskelesi civarında şehrimizin önemli mahallerinden en neşelisi, meyhane, olduğunu hiç duymadım. Olsaydı ne olurdu? Anadolu yakasının gececileri bir iki saat daha fazla demlenirdi. Çünkü köprü yapılmadan onların tümü gece 12 de kalkan son arabalı vapurla Kabataş’tan sefere çıkıp Üsküdar iskele meydanını ele geçirirdi.

Bundan dolayı Üsküdar iskelesinin sosyal rolünü Kabataş iskelesi oynardı. Sanırım İstanbul’un en sevimsiz iskelesi. Meydanda duran arabaların içinde kafası bozuk bir sürü insan ne zaman vapura binebileceğini düşünür. Kendisini geçenlere okkalı küfürler sallar, tabii içinden. Bazen saatlerce beklenir. Lodosta umutlar tamamen kırılabilir de. O gece öbür tarafa geçemezsiniz. Tanıdık veya akraba yoksa otele bile almazlar evlilik vesikası olmazsa yanında. Fakat müdavimleri için en önemli merkezdir o meydan. Gece on birden öte yavaş yavaş meyhanelerden, işkembecilerden çıkıp tepelerden aşağı inen gececiler önce meydanı ele geçirir, sonra da vapurun dış sıralarını. Erbabı cebinden biraz beyaz peynir, biraz domates çıkarıp küçük kadehlere rakısını koyup demlenmeyi yürütür. İstanbul’un eski ayaklı meyhane adetinin son yaşandığı yer Kabataş arabalı vapur iskelesidir. Fakat asıl demlenen çaylardır. Garson vapur kalmadan dörtnala tepsi tepsi çay koşturmaya başlar. Çünkü millete üçer çay satmaya imkanı vardır. Keyfler çakır, kafalar o biçim.

Vapur Üsküdar tarafında yanaşmaya başlarken son şarkılar biter. Vapurdan çıkanların derdi şimdi dolmuş bulmaktır. Ayak bastıkları yerin tarihte bir deniz meydan savaşı görmüş Chrysopolis limanı olduğunu hiçbiri bilmez. Bilse de Yalova kaymakamı ile ilgili bişey söyler. İstanbul’umuzun geçmişe katılıp bir daha geri gelmeyecek adetlerinden biriydi gecenin son arabalı vapuru.

Ertesi sabah gün doğmadan Beylerbeyi iskelesi uyanır. Balıkçılar gece avından geri dönmüşlerdir. Bir sabah havuzun içinde bir sandalın yanında üç orkinos yatıyordu. Balıkçı Hayati onları el oltasıyla tutmuş. Sabah namazına gelenlerden Salih Ağa namazı bitirir bitirmez caminin önündeki havuzda yelkenini ayarlayıp limana doğru süzülür. Sabah deniz sakindir, onu alıp götüren akıntı dalga yapmadan işini görür. Salih Ağanın hedefi eskiden Haliç kıyısında yürütülen sebze halidir. O İstanbul’un yelken ve kürekle nakliyat yapan en son sakinlerinden biridir. Gür top gibi sakallı büyük boylu, çınar gibi denilen bir adam.

Salih Ağa Eminönü’ne varmadan iskele meydanı yeniden canlanır. Gidenler 6:30 vapuruyla şehre giden işçiler ve patronların akıllılarıdır. İşçiler erken başlamaları şart olduğundan ilk vapura binerler, patronlar elemanları gelmeden işyerini teftiş etmek için sabah karanlığında yola düzülürler.

Yarım saat sonra bizim okul takımı yola çıkar. Çünkü Alman Lisesi öbür okullar gibi saat 9 da değil kargalar kahvaltılarını etmeden saat 8:00 de başlar. Meydan pek kalabalık değildir. Benim arkadaşların bazısı 45 dakika yürüyüp gelmiştir Burhaniye’den, kimisi kısa yoldan, Küplüce’den 20 dakikada inmiştir. Benim yolum 50 metreden kısa olduğundan vapura son binen olurum. Biletçi Hasan bıyıkları altından sırıtarak kapıyı kaparmış gibi yapar, ben de son hamleyle onu itip girerim.

Bizden sonraki vapura başka okul öğrencileri ve işyeri karşı yakada uzaklarda olanlar biner. O vapur 7:20 de kalkarken, meydandaki üç berber dükkanına müdavimleri düşmüştür. Ömer amcanın dükkanına Halk Partililer gelir. Kendisi partinin önemlilerinden biri olup aldığı gazeteler de parti yanlısıdır. Ömer amca hem sakal tıraşı yapar, hem de Halk Partisi propagandası. Sıradakiler hem onu dinler, hem de aynı mealde yazılmış gazeteleri okur. Berber Sait politikadan hoşlanmayan, çenesini de sıkı tuttuğundan pek berbere benzetilmeyen bir adamdır. Onun yerine müşterileri konuşur. Konuşmayanlar gazeteye dalmıştır. Küçükken o adamların ustura boynundayken nasıl konuşmaya cesaret ettiklerine çok şaşardım. En sakin dükkan Berber Ferit’indir. Oraya yaşlıca kimseler gider. Meydana hakim bina bloğunun yan ve arkasındaki iki berber dükkanına gidenler başka şeylere meraklıdır. Okul arkadaşım Recep dindar olduğundan camiye gidenler sakalını ona teslim eder. Ötekiler tam sinek kaydı tıraş yaparken Recep o kadar incesine varmaz. Bizim komşumuz Ali de milleti fıkralarla eğlendirir.

En neşeli ve kolonya kokulu vapur 8:18 de Köprüye kalkar. Yolcularının çoğu taze traşlı, çayını içmiş, neşesini bulmuş adamlardır. İşyerleri Eminönü, Bahçekapı, Sirkeci ve Galata gibi yerlerdir. Pek çok olmasa da aralarında memur kadınlar da vardır. Fakat köyümüzün kadınlarının çoğu ev kadınıdır. Onların hangilerinin eşlerinin ne zaman akşam geri geleceğini bilen iskele şefimiz saat dokuzda kalkan vapuru teşrif ettikten sonra turuna çıkar. Tabii ne yaptığını kimse çakmaz. Öğleye kadar köye vapur gelmez olduğundan çaksalar da fark etmez.

İskele meydanı akşam üstüne kadar balıkçılara, müşterilerine ve balık tutan çocuklara kalmıştır. İstavrit, uskumru veya zargana çıkan günlerde bazıları okulu kırıp ellerinde kamışla mendireğe ve caminin önündeki rıhtıma dizilirler. Alış verişe çıkan hanımlar piyasaya çıkar. Tam meydanın güneyinde poyraza bakan kasap dükkanı köyün en civcivli yeridir. Çünkü oranın kasabı Yakup bugüne kadar gördüğüm en güzel pirzolaları yapar. Fakat onların da töreni vardır. Öyle gelip, bi kilo pirzola, deyip gidemezsiniz. Şimdi Almanya’da Türk kasapları bile pirzola yapmayı unuttuklarından ben onları kendim keserim rahmetli Yakup’tan öğrendiğim tarzda. Yiyen arkadaşlar bizim pirzolaları başka et sanır.

İkindiden sonra sabah gidenler gene vapurla geri dönmeye başlar. Sıraları da sabahkinin tersidir. İlk gidenler son geri gelir. İlk dönenler 8:18 vapuru müdavimleridir. İkindiden sonra Beylerbeyi sakinleri iskeleye inmeye başlarlar. Amaçları işten gelenleri karşılamak, beraber alış veriş yapmak, havuzun arkasındaki gazinoda çay içmek falan. Sonuç birçok Balkan kasabalarında veya Ege adalarındaki akşam piyasası gibidir. Bizim gibi gençler de evlerde iyice saklanan kızları görmeye gideriz. Şartı da o gün balıkta şansı olmamış olması. Çünkü iyi balığa rastlayanların parfümleri pek çekici olmaz.

Vapurdan çıkan babalarını bulan aileler yavaş yavaş köyün tepelerine doğru yönelir. Soldaki Çamlıca caddesinden Havuzbaşı ve Çamlıca yönlerine, ortadaki Arabacılar sokaktan Küplüce ve Burhaniye tarafına, ve de sağdaki İdmancı sokaktan şimdi köprüye kurban edilmiş olan Abdullah Ağa mahallesi ve Burhaniye’ye. Yöneldikleri sokaklarda çocuklar ve aileler Arnavut kaldırımı yollarda baba beklerler.

Bu yollardan geçip evine varanlar arasında kimler vardı? Örneğin Mehmet Akif Ersoy. Mısıra göç etmeden önce komşumuzmuş. Necip Fazıl Kısakürek daha yakın komşuymuş. Aşık Veysel ben çocukken hep Küplüce’ye giderdi. Bilhassa İstanbul’un unutulmaz kişiliği Ara Güler. Caminin minaresine bile çıkıp resim çekmiş. Haldun Taner ve Zeki Müren de köyümüzde oturup iskele meydanından geçenlerden. Asaf Halet Çelebi de yaşamının bir parçasında Beylerbeyliymiş Burada oturmayıp saraya gelenlerden Adnan Menderesi görmüştüm. Atatürk, İnönü veya Celal Bayar’da buralardan geçmiş olabilir, fakat onların esas iskelesi saray rıhtımıydı.

Akşam ezanına biraz kala Salih Ağanın yelkeni uzaktan görünür. Onun yolları motoru olmadığından rüzgara göre değişik olur. Lodos olan günlerde limandan yelkeni açıp Ortaköy tarafına varır. Oradan uygun bir yerde karşıya vurur. Normal olarak rüzgar poyrazdan geldiğinden o kürekle limandan Arnavutköy’e kadar hababam çeker. Akıntı Burnundan yelkeni açıp dosdoğru havuza girer. Heybesini yüklenip Küplüce’ye çıkar.

Akşam namazı kılındıktan sonra orada burada saklanan akşamcılarımız Feyzi babanın meyhanesine düşer. Aslında meyhanelerin camiden 200 m uzakta olmaları gerektir. Fakat nedense kimse kalkıp bu meyhanenin kaç metre uzakta olduğunu ölçmez. Zaten kanuna falan baksak Salih Ağanın işi de batacak. Çünkü Boğaziçi’nde yelken yapmak 1936 yılında yasak edilmiş. Sadece organize yarışlara izin var. Bir de Denizcilik Okulunda kaptan olmaya çalışanlara belirli günlerde.

Gecenin son oturumu herkes gittikten sonra kapatılan gazino ve rıhtımda yapılır. Rıhtıma çekilen sandalların içinde kırmızı şarap şişeleri ile vermutlar dönmeye başlar. Gazinoda sessizce sohbetler başlar. Bazıları yatağa gitmeye hazırlanır, bazıları balığa. Önlerinde mendirekte eskiden orada olan fenerin altında istavrit tutanlar vardır. Güzel güz akşamlarında lüferden gelenler son kadehlerini orada atarlar.

Geçmiş zaman olur ki … Yıllar geçti, insanlar göçtü. Bir gün köyde kalmış arkadaşlara eskiden okul arkadaşım olan Galatasaray Kulübü başkanı Faruk Sürenin nasıl bir komşu olduğunu sordum. Adam beş yıl orada kaldığı halde kimse yüzünü görmemiş. Akşam arabası gelirmiş, evinin olduğu tepenin altında bir kapı açılır, araba içeri gider, adam da asansörle yukarı çıkarmış. Daha uzun orada oturan Sakıp Sabancı’yı gören olmuş da ne zaman gelip nasıl yalısına girdiğini kimse fark etmemiş. Bilal Erdoğan da şimdi köy sakini. Fakat meydana arabayla gelir.

İskele meydanı yine sosyal odak da, vapur iskelesi olarak değil.

Ahmet Çakir, 1963 A